Uzman Klinik Psikolog Nermin Erdoğan’dan: Terapiye Başlamayı Erteleten 5 Düşünce

Psikolojik destek alma kararını geciktiren şey her zaman isteksizlik değildir. Bazen insan, tam da en çok zorlandığı yerde kendisini yardım istemekten uzaklaştıran düşüncelere inanır.
Uzman Klinik Psikolog Nermin Erdoğan — Nefa Psikoloji, Kadıköy
Terapiye başlamayı düşünüp aylarca randevu almayan çok kişi vardır. Bir uzmanın profilini inceler, uygun saatlere bakar, hatta mesaj yazacakken vazgeçer. Bu bekleyiş çoğu zaman kişinin değişmek istemediğini göstermez. Tam tersine, yardım alma fikri bir yanıyla umut verirken başka bir yanıyla korku, utanç, belirsizlik veya yetersizlik duygusu uyandırabilir. İnsan bazen yaşadığı zorluğun kendisinden çok, o zorluğu bir başkasına anlatmanın ne anlama geleceğiyle mücadele eder. Nefa Psikoloji, Kadıköy’de yüz yüze ve online psikolojik danışmanlık sunar.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Terapiyi erteleyen herkes bunu yalnızca düşünceleri nedeniyle yapmaz. Ücret, zaman, bakım sorumluluğu, ulaşım, mahrem bir ortam bulamama, aileden destek görmeme veya geçmişte yaşanmış olumsuz bir terapi deneyimi gerçek engellerdir. Özellikle iş, ev ve çocuklarla ilgili yükü aynı anda taşıyan biri için kendisine düzenli bir saat ayırmak kolay olmayabilir. Bu koşulları “bahane” olarak görmek hem haksız hem de çözümden uzaktır. Yine de bazen dış koşulların arasına, fark edilmesi daha zor bazı iç cümleler karışır. Kişi bu cümleleri kesin gerçekler gibi kabul ettiğinde, ulaşabileceği bir destek bile sürekli sonraya kalabilir.
Aşağıdaki beş düşünce, terapiye başlama kararı öncesinde sık karşılaşılan örüntülerdir. Bunlardan birini düşünmek, kişinin mutlaka terapiye ihtiyacı olduğunu göstermez. Ama aynı cümle uzun süredir yardım arayışını durduruyorsa, onun gerçekten ne kadar doğru olduğunu yeniden değerlendirmek yararlı olabilir.
İlk düşünce: “Bunu kendi başıma çözmeliyim”
Nefa Psikoloji’den Nermin Erdoğan’a göre kendi ayakları üzerinde durmak birçok insan için yalnızca bir beceri değil, kimliğinin önemli bir parçasıdır. Çocukluğundan beri sorun çıkarmaması, güçlü olması, ailesini üzmemesi veya başkalarına yük olmaması beklenen biri, yardım istemeyi kolayca güçsüzlükle eşleştirebilir. Başkalarının sıkıntısında yanında olurken kendi ihtiyacını dile getirmekte zorlanır. Çünkü zihnindeki ölçü şudur: Dayanabiliyorsam tek başıma halletmeliyim.
Oysa bir yükü taşıyabiliyor olmak, onu tek başına taşımak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Üstelik terapi, sorumluluğu bir uzmana bırakmak değildir. Terapist danışanın yerine karar vermez, hayatını onun adına düzenlemez ve hazır cevaplar dağıtmaz. Kişinin yaşadıklarını daha açık görebileceği, tekrar eden örüntülerini fark edebileceği ve kendi seçeneklerini değerlendirebileceği bir çalışma alanı kurar. Değişimi yapan yine danışandır; ancak bunu her şeyi yalnız çözmeye çalışırken göremediği noktaları fark ederek yapar.
Bu düşünceyi sorgulamak için bazen şu ayrım yeterlidir: “Bunu tek başıma yapabilir miyim?” ile “Bunu tek başıma yapmak bana neye mal oluyor?” aynı soru değildir. Kişi işlevini sürdürüyor olabilir; fakat bunu sürekli kendisini bastırarak, ilişkilerden geri çekilerek, uykusundan veya yaşam sevincinden vazgeçerek yapıyorsa görünmeyen bir bedel ödüyor olabilir.
İkinci düşünce: “Benim yaşadığım terapi gerektirecek kadar ciddi değil”
İnsan kendi acısını çoğu zaman başkalarının yaşadıklarıyla kıyaslar. “Daha kötü durumda olanlar var”, “Benim düzenim yine de devam ediyor” veya “Buna üzülmek biraz şımarıklık olur” diye düşünür. Bu karşılaştırma ilk bakışta kişiyi sakinleştiriyor gibi görünse de uzun vadede kendi deneyimini küçümsemesine yol açabilir. Bir sıkıntının başkasınınkinden daha hafif olması, o sıkıntının gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Psikolojik destek yalnızca kriz anlarında başvurulan bir yer değildir. Aynı ilişki döngüsünün tekrar etmesi, kaygının kararları daraltması, kendine yönelik eleştirinin giderek sertleşmesi, öfkenin ilişkileri yorması veya uzun süredir hissedilen isteksizliğin hayatın rengini azaltması da çalışılabilir konulardır. Kişinin işe gitmesi, çocuğuyla ilgilenmesi ya da dışarıdan iyi görünmesi içeride zorlanmadığını kanıtlamaz. İşlevsellik bazen oldukça yüksek bir duygusal maliyetle sürdürülebilir.
Terapiye uygun olup olmadığını belirleyen tek ölçü belirtilerin ne kadar dramatik göründüğü değildir. Zorlanmanın ne kadar süredir devam ettiği, ne sıklıkla tekrar ettiği, kişinin ilişkilerini ve günlük yaşamını nasıl etkilediği daha anlamlı göstergelerdir. Yardım istemek için en kötü noktaya gelmeyi beklemek gerekmez. Nasıl bedensel bir şikayeti yalnızca dayanılmaz olduğunda ciddiye almak zorunda değilsek, ruhsal zorlanmayı da ancak hayat tamamen durduğunda önemsemek zorunda değiliz.
Üçüncü düşünce: “Konuşmaya başlarsam daha kötü olurum”
Bazı kişiler yıllardır belli duyguları kontrol altında tutarak yaşamını sürdürür. Bir kaybı, incinmeyi, aile içindeki bir olayı veya ilişkide yaşananları anlatmaya başlarsa kendisini toparlayamayacağından korkar. “Bu kapağı açarsam bir daha kapatamam” düşüncesi, terapi randevusunu erteleyen en güçlü nedenlerden biri olabilir. Bu kaygı küçümsenmemelidir; çünkü kişi çoğu zaman o duyguları bastırarak bugüne kadar işlevini korumayı başarmıştır.
Terapi, danışanın ilk seansta bütün hayatını ayrıntılarıyla anlatmak zorunda olduğu bir sorgu değildir. Paylaşımın hızı, kişinin güven duygusu ve duygusal kapasitesi gözetilerek belirlenir. Özellikle travmatik yaşantılarda amaç, anıyı olabildiğince hızlı anlatmak değil; kişinin o yaşantıya güvenli biçimde yaklaşabilmesini sağlayacak zemini oluşturmaktır. Danışan bir konu için “Buna henüz girmek istemiyorum” diyebilir. Terapistin bu sınıra nasıl karşılık verdiği, ilişkinin güvenli olup olmadığı hakkında önemli bilgi verir.
Elbette terapi sırasında zor duygular hissedilebilir. Bir görüşmeden sonra geçici bir yorgunluk veya hassasiyet yaşamak mümkündür. Ancak iyi yürütülen süreçte amaç kişiyi duygusuyla baş başa bırakmak değil; o duyguyu tanımasına, düzenlemesine ve taşıyabileceği bir anlam çerçevesine yerleştirmesine yardım etmektir. Kişi daha önce acele ettirildiği, yargılandığı veya hazır olmadığı ayrıntıları anlatmaya zorlandığı bir deneyim yaşadıysa yeni bir uzmana bunu en başta söyleyebilir. Eski bir olumsuz deneyim, bütün terapi ilişkilerinin aynı olacağı anlamına gelmez; fakat temkinli olmayı anlaşılır kılar.
Dördüncü düşünce: “Terapist beni yargılar veya anlamaz”
İnsanın en çok sakladığı taraflarını tanımadığı birine anlatması kolay değildir. İlişkide yaptığı bir hata, ebeveynliğe dair öfkesi, ailesine karşı hissettiği kırgınlık, kıskançlığı, utandığı bir davranış veya kimseyle paylaşmadığı bir düşünce, terapistin gözünde değerini kaybetmesine yol açacakmış gibi gelebilir. Bu korku bazen kişinin çevresinde daha önce aldığı tepkilerden beslenir. Duyguları küçümsenmiş, sırları paylaşılmış veya sık sık eleştirilmiş biri için güvenmek doğal olarak daha uzun sürebilir.
Terapistin görevi danışana ahlaki not vermek değil, davranışın ve duygunun işlevini anlamaktır. Bu, her davranışı onaylamak anlamına gelmez. Gerektiğinde kişinin kendisine ya da başkasına zarar veren örüntüleri açıkça ele alınır; fakat kişi davranışından ibaret görülmez. Yargılayıcı olmayan tutum, sorumluluğu ortadan kaldırmak değil, sorumluluğun utanç altında ezilmeden alınabilmesini sağlamaktır.
Öte yandan her terapistle uyum kurulacağına dair bir garanti yoktur. Uzmanın eğitimi, deneyimi ve çalışma alanı kadar danışanın görüşme sırasında kendisini nasıl hissettiği de önemlidir. İlk görüşmede uzmanın yaklaşımı, gizlilik sınırları, süreç hedefleri ve ilerlemenin nasıl değerlendirileceği sorulabilir. Kişi kendisini sürekli küçümsenmiş, acele ettirilmiş veya duyulmamış hissediyorsa bunu seansa getirebilir; düzelmeyen bir uyumsuzlukta başka bir uzmana yönelmek de mümkündür. Yardım aramak, karşılaşılan ilk kişiyle devam etmek zorunda olmak değildir.
Beşinci düşünce: “Doğru zamanı bulunca başlayacağım”
Doğru zaman düşüncesi, Nermin Erdoğan’ın ifadesiyle, oldukça ikna edicidir. İşler biraz sakinlediğinde, çocuk okula başladığında, taşınma bittiğinde, ilişki netleştiğinde veya kişi kendisini biraz daha güçlü hissettiğinde terapiye başlayacağını söyler. Bazen bu erteleme gerçekten gereklidir; bütçeyi veya programı düzenlemek için zamana ihtiyaç vardır. Fakat bazen beklenen şey uygun bir takvim değil, korkunun tamamen ortadan kalkmasıdır. Korku geçmeden adım atılmayınca randevu sürekli başka bir döneme taşınır.
Terapiye hazır olmak, bütün şüphelerin bitmesi demek değildir. Kişi hem yardım istemeyi hem de görüşmeye gitmemeyi aynı anda isteyebilir. Hazır oluş bazen yalnızca merakın kaçınmadan biraz daha güçlü hale gelmesidir. İlk görüşme de ömür boyu sürecek bir karar veya devam zorunluluğu değildir; ihtiyacın, beklentinin ve uzmanla uyumun değerlendirildiği bir başlangıçtır.
Eğer ertelemenin nedeni gerçek bir zaman veya maliyet sorunuysa belirsiz bir “sonra” yerine somut bir plan daha işlevsel olabilir. Örneğin bir ay sonra bütçeyi yeniden değerlendirmek, uygun saatleri şimdiden sormak veya yüz yüze görüşme mümkün değilse çevrim içi seçeneği araştırmak. Böylece beklemek pasif bir uzaklaşma değil, koşulları hazırlayan bilinçli bir karar haline gelir.
Ertelemenin size neye mal olduğunu nasıl anlarsınız?
Terapiye başlayıp başlamamak kişisel bir karardır; herkes için tek doğru yoktur. Ancak aynı konu aylar ya da yıllar içinde farklı kişilerle tekrar ediyorsa, kaygı nedeniyle yaşam alanı daralıyorsa, kişi günlük işlerini sürdürmek için giderek daha fazla enerji harcıyorsa veya yakınlarından aldığı destek artık yeterli gelmiyorsa ertelemenin işlevine bakmak gerekir. Beklemek kişiye toparlanma alanı mı açıyor, yoksa onu aynı döngünün içinde mi tutuyor? Bu soru çoğu zaman “Yeterince kötü müyüm?” sorusundan daha açıklayıcıdır.
Psikoterapi her güçlüğün tek çözümü değildir. Bazen sosyal desteği artırmak, yaşam koşullarında somut bir değişiklik yapmak, bedensel belirtiler için hekim değerlendirmesi almak veya psikiyatri desteğiyle birlikte ilerlemek gerekir. Profesyonel yardımın amacı, hayatın bütün sorunlarını psikolojik bir nedene bağlamak değil; kişinin ihtiyacının hangi alanda olduğunu daha doğru ayırt etmektir.
İlk adım düşündüğünüzden daha küçük olabilir
İlk adım her şeyi anlatmaya karar vermek değildir. Önce başvuru nedenini iki ya da üç cümleyle yazmak, hangi konuda çalışan bir uzmana ihtiyaç duyulduğunu araştırmak ve görüşme koşullarını sormak yeterli olabilir. Danışanın randevu talep ederken bütün özel ayrıntıları paylaşması gerekmez. “Bir süredir kaygım arttı ve günlük yaşamımı etkiliyor” ya da “İlişkilerimde tekrar eden bir konuyu çalışmak istiyorum” gibi kısa bir açıklama başlangıç için yeterlidir.
Uzmanların çalışma alanlarını, yüz yüze ve çevrim içi görüşme seçeneklerini incelemek isteyenler Nefa Psikoloji üzerinden bilgi edinebilir. Uzman seçerken yalnızca konuma veya boş randevu saatine değil; eğitimine, deneyimine, çalıştığı yaş grubuna ve başvuru konusuyla ilgili yetkinliğine de bakmak önemlidir.
Bazı durumlarda beklememek gerekir
Nermin Erdoğan, acil değerlendirme ile planlı terapiyi birbirinden ayırıyor. Kişinin kendisine zarar verme düşüncesi veya planı varsa, bir başkasına zarar verme riski bulunuyorsa, gerçeklikle bağın belirgin biçimde zayıfladığı belirtiler yaşanıyorsa, günlerce süren ciddi uykusuzlukla birlikte hızlı davranış değişimleri ortaya çıktıysa ya da temel günlük işlevler belirgin biçimde bozulduysa rutin bir terapi randevusunu beklemek uygun olmayabilir. Böyle durumlarda 112 Acil, en yakın hastanenin acil servisi veya psikiyatri hizmeti üzerinden hızlı değerlendirme gerekir. Kriz anındaki güvenlik ve tıbbi değerlendirme, planlı psikoterapi sürecinden önce gelir.
Hazır olmak, korkusuz olmak değildir
Terapiye başlamayı erteleyen düşünceler çoğu zaman kişiyi korumaya çalışır. Yargılanmaktan, kontrolü kaybetmekten, güçsüz görünmekten veya hayal kırıklığına uğramaktan korur. Bu nedenle onlarla mücadele etmek yerine önce neyi önlemeye çalıştıklarını anlamak gerekir. Fakat koruyan düşünce, zamanla kişinin ihtiyaç duyduğu desteğe ulaşmasını da engelleyebilir.
İnsan çoğu zaman tamamen hazır olduğu için değil, aynı yerde kalmanın bedelini fark ettiği için ilk adımı atar. Yardım istemek yaşananların büyüklüğünü kanıtlamak, başarısızlığı kabul etmek veya hayatın kontrolünü başkasına bırakmak değildir. Kendi deneyimini ciddiye almak ve onu daha sağlıklı bir biçimde ele almayı denemektir. Bazen değişim, bütün korkuların sustuğu anda değil; korkuya rağmen atılabilen küçük ve gerçekçi bir adımla başlar.
Bu yazı genel bilgilendirme amacı taşır; kişisel değerlendirme ve tedavi önerisinin yerini tutmaz.